Biyografi

Nihat Erim

İstanbul/Dragos, 1980'nin 19 Temmuz'unda 6 el silah sesiyle sarsıldı. İdeolojik çatışmaların tavan yaptığı, 12 Eylül'ün adımlarının yavaş yavaş duyulduğu bu sıcak temmuz günü sıkılan 6 el kurşun, artık sıradanlaşmış öğrenci kavgalarından biri olarak sanılsa da, kısa sürede Türkiye'yi sarsacak ve 12 Eylül Askeri Darbesi'nin en önemli argümanını oluşturacak bir olaydı aslında. Eski başbakanlardan Nihat Erim, Dragos'taki evinin yakınlarındaki bir deniz klübünde, Dev-Sol militanları tarafından düzenlenen silahı saldırıda kafasına yediği 4 kurşun ile hayatını kaybediyor, ardından "ordu duruma el atmalı" sesleri tavan yapıyordu... Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki öldürülen ikinci başbakan vak'ası gerçekleşmişti!

 

Suikastin ardından yayınlanan Dev-Sol bildirisinde Erim "oligarşinin köpekliğini yapan eli kanlı bir köpek" olarak nitelendirilecek, Süleyman Demirel ve Türkeş ile beraber Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve diğer idam edilen Dev-Sol militanlarının ölümünden sorumlu tutulacaktı. Nihat Erim'in "12 Mart döneminin eli kanlı bir işkencecisi ve üst düzey faşistlerden biri" olarak gösterildiği bu bildiri, "Demirel'in kumandanlığındaki faşist katliam planlarını protesto etmek için Nihat Erim'i cezalandırdık..." şeklinde bitiyordu. Peki kimdi bu Nihat Erim? Sol örgütlerin tepkisini çekebilecek ne yapmıştı?

 

 

Kanuni Sultan Süleyman

Belki de Sultan Süleyman, bir liderde olması gereken tüm özelliklere sahipti. Adildi; önüne gelen davalarda her zaman doğru karar vermeye çalışıyordu. Cesurdu; savaşlarda her zaman ordusunun önünde yer alıyordu, hatta hastalanmasına rağmen savaş sırasında atından inmemişti. Zengindi; lüks içinde yaşıyordu ve İstanbul'u eski dünyanın başkenti yapmıştı. Kültürlüydü; divanı filozoflar ve şairlerle doluydu, kendisi de sanatla ilgilenirdi. Karizmatik ve otoriterdi; birçok Avrupa hükümdarı ile görüşmeye tenezzül bile etmezdi.

 

Kanuni, birçok yönden şahlanmaya hazır bir devleti eline almış, kendi becerisini de ortaya koyarak insanlık tarihinin en büyük imparatorluklarından birini oluşturmuştu. Osmanlı sancaklarını Orta Avrupa'ya dikmiş, Osmanlı hukuk sistemini geliştirmiş (bazılarına göre ise tamamen bitirmiş!) ve 16. asrı Türk çağı yapmıştı. Her yönden sansasyonel bir sultan olan Kanuni'nin hayat hikayesi şöyle;

 

 

1. Süleyman, ya da bizim tabirimiz ile Kanuni Sultan Süleyman, 1496 yılında Trabzon'da doğdu. Hafsa Hatun'un oğlu olan Süleyman, çoğu Türk hükümdarı gibi birçok ilimde uzmandı. İstanbul'a gelen Venedik elçisi, Şehzade Süleyman'ı şöyle ifade ediyordu; " O yirmi beş yaşında, uzun fakat sırım gibi ve kibar görünüşlü. Boynu ince çok uzun, yüzü ince, burnu kartal gagası gibi kıvrık. Gölge gibi bıyık ve küçük sakalı var. Bunlara rağmen hoş çehreli. Derisi solgunluğa meyilli. Çalışmaya düşkün, bilgili, mahir bir efendi olacağı söylenir. Bütün insanlar onun hükümdarlığında iyilik umut ediyor."

 

Mahpeyker Kösem Sultan

Kadın psikolojisi, erkek zihniyetinden çok farklıdır. Ufak detaylarda takılıp kalan, bu yüzden olaylara geniş perspektiften bakamayan bir varlıktır kadın. Küçük başarılar için akıl almaz entrikalar planlayan, o küçük başarıyı kazanmak için her yola başvuran da kadındır.

 

Osman Gazi, oğlu Orhan'a bıraktığı vasiyetnamede şöyle diyordu; "İyi er, iyi hatundan malûm ola! Ve kesinlikle hatun kişi, yaramaz ve kâhya kılıklı olmaya! Devlet işlerine karışmaya!". Osmanlıyı kuran irade, özellikle o çağın gerekliliklerini göz önüne alarak, kadın kısmının devlet işlerine karışmasını engellemişti. Ancak, Hürrem'le başlayan kadın manifestosu; Mahpeyker Kösem Sultan ile zirve yapacaktı. Haremdeki kadınların devlet işlerinde laf takdir etmeye başladığı en önemli zaman dilimi, Mahpeyker Kösem Sultan'ın devridir. Kadın ihtirasları ile padişahı yönlendirmiş olan Mahpeyker Kösem Sultan'ın hayat hikayesine şöyle bir bakalım;

 

 

Mahpeyker, 1590 yılında Bosna'da doğdu. Harem'e Türk kızı sokulmamasından dolayı Rumeli'de doğan kızlarınen büyük amacı, Harem'e girip sultanın gözünde yükselebilmekti. Mahpeyker Kösem Sultan'ı keşfeden Bosna Beylerbeyi, onu İstanbul'a yollayacaktı.

 

Kızlarağası tarafından hareme lâyık görülen Mahpeyker, kısa sürede 1. Ahmet'e haseki olacaktı. Henüz 18'ini yeni doldurmuş bu genç kız, keskin zekası ile hareme nüfusunu kabul ettirmiş, sultanın gözünde de yükselmişti. Ancak, kendisi 30 yaşına yaklaştığı sıralarda 1. Ahmet vefat edecekti. Yeni sultan 1. Mustafa döneminde Mahpeyker Kösem Sultan, iyice devlet işlerine katılmaya başlayacaktı.

 

1. Mustafa'nın tahtan indirilip yerine 2. Osman'ın geçirilmesi, Mahpeyker'in saltanatı için de bir fetret yaşatacaktı. Zira Genç Osman, Mahpeyker Kösem Sultan'ın devlet işlerine karışmasından rahatsız olmuş ve annesinin de desteği ile onu eski saraya göndermişti. Mahpeyker, bu sürgünden dolayı iyice bilenecekti. Kısa süre sonra Genç Osman'ın idam edildiği haberi duyuluyor, onun için devletin ihtişamlı kapısı yeniden açılıyordu.

 

Muhammed İkbal

Batı... Dünya tarihindeki çoğu büyük savaşın kıvılcım noktası olmasına rağmen, dünya kıtaları arasında en zengin ve refah olanı. Bu zenginliğin sebebi olarak Avrupalıların çalışkanlıklarını ve azimlerini gösterebiliriz, peki tüm bu savaşların ve acıların nedeni olarak neyi söyleyebiliriz? Muhammed İkbal, işte bu sorunun cevabını bulmuştu; Avrupa milletlerinin ahlâki zayıflığı...

 

Muhammed İkbal, İngiliz sömürgesi altındaki Hindistan'da bile "sir" ünvanına lâyık görülen nadir kişilerden biriydi. Batı medeniyetini incelemiş, bu incelemelerin sonucunda da islam aleminin dünyayı yönetebilecek en iyi ahlaki temele sahip olduğunu farketmişti... İslam ülkelerinin sömürge güçlerinden kurtulması için birçok girişim yapmış, hatta kurtuluş savaşında Ankara hükümetine maddi yardımda bulunmuştu.

 

Ortaya attığı fikirlerle Pakistan'ın kurulmasında da fikir babalığı yapmış oan İkbal, bu planları ile İngilizler tarafından bile saygı görmüştü. O, dünyayı yönetebilecek zihniyetin ancak İslam ahlakında saklı olduğunu söylüyordu.

 

İşte bu büyük kişiliğin hayat hikayesi...

 

 

Doğumunun Bininci Yılında Kaşgarlı Mahmud

Kaşgarlı Mahmud, 1009 yılında Kaşgar'da Opal köyünde doğmuştur. Babası Hüseyin, Barsganlıdır. Dedesinin adı ise Mehmet'tir. Ataları Buhara fatihi Arslan İlig Han'a kadar dayanmaktadır. Kaşgarlı Mahmud, Medrese-i Hamidiyye ve Medrese-i Saciyye'de okumuştur. 1057 yılında babası ve ailesinin bir saray suikastine kurban gitmesi sonucu Kaşgar'ı terketmiş, uzun yıllar Türkistan'daki diğer Türk şehir ve bölgelerini dolaşmış, çoğu Türk boyu ve obalarıyla temas kurmuş, Türkçe kelimelerin Türk lehçelerindeki okunuşlarını, anlamlarını, hatta yeri geldikçe Türk kültürüne dair bazı bilgileri birer birer not almış, Bağdat'a giderek "Divan-ı Lugatü-Türk"ü yazmaya başlamıştır ve 1072 yılında bitirerek, Halife Muktedi'ye sunmuş, onunda onayı ile kitap çoğaltılarak, Türk dilinin öğrenilmesi için bir klavuz kitap haline getirilmiştir.

 

 

Cem Sultan

Osmanlı'da Fetret'in ardından en tirajik vaka, şüphesiz ki Cem Sultan olayıdır. Ufak bir taht kavgası iken, büyüyerek doğu ve batı devletlerin en mühim meselelerinden biri olmuştur.

 

3 Mayıs 1481'de Fatih Sultan Mehmed'in ölümü üzerine Amasya'da bulunan Şehzade Beyazid ve Konya'da bulunan Cem Sultan'a Karamani Paşa tarafından ulaklar gönderildi. Ancak Cem Sultan'a gönderilen ulak, yolda Anadolu Beylerbeyi Sinan Paşa tarafından yakalandı.

 

Cem Sultan, babasının vefatını ancak 4 gün sonra öğrenebildi. Bu olayların yaşanması üzerine yeniçeriler ayaklanıp Karamani Paşa'yı öldürdüler. Şehzade Beyazid'i de sultan ilan ederek tahta çıkardılar. Ancak, Cem Sultan'ın tahtan böyle kolay vazgeçmeye pek niyeti yoktu.

 

Çandarlı Halil Paşa

Osmanlı, Türk devletleri arasında en uzun yaşayanlardan biri olmuştur. Bunun birçok sebebi vardır; askeri teşkilattan sosyal yapıya kadar...Ama, özellikle devlet yönetiminde Türk tarihi boyunca en marjinal sistemi uygulamışlar, ülkenin tek bir otorite tarafından yönetilmesini sağlamışlardır. "Nasıl yani?" dediğinizi duyar gibiyim. Şöyle;

 

Türk devletlerinde çoğu zaman, devletin birkaç varise birden kaldığı olmuştur. Göktürklerden Hunlara kadar birçok devlet, bu iki varis arasında paylaşıldığı için parçalanmıştır. Doğu-batı veya kuzey-güney bölgelerinin şehzadeler arasında böüşülmesi, devletin ömrünü kısaltıyordu. Ancak, özellikle Osmanlıda bu anlayış kalktı. İsyanlarda dahi, amaç mevcut sultanı indirip yerine bir başkasını geçirmekti, yani devleti ikiye ayırmak amaçlanmamştır. Eğer devlet içerisinde bir sülalenin etkisi artıyorsa, bu tek otoriterliğin devamı için o sülalenin sonunun gelmesi gerekirdi. İş bu sülalelerden biri de, Çandarlı sülalesi idi...

 

Kelimeleri ile Yüzlerce Savaşa Yön Verdi: Sun Tzu

Tarih, bize savaşların sayısal üstünlükten ziyade stratejik inceliklerle kazanıldığını defalarca gösterdi. Ancak, bir savaş stratejisi oluşturmak; hem soğukkanlı olmayı hem de ince bir zekayı gerekli kılar.

 

Dünya tarihine damgasını vurmuş çoğu büyük liderin başucu kitabı, dünyanın en eski savaş stratejisi kitabı olan Savaş Sanatı(Bing-Fa)'dır. Bu kitabın yazarı olan Sun Tzu, aslında büyük bir asker değildi, ancak kalemi ile yüzlerce savaşa yön verdi.

 

Tzu'nu hayatı hakkında çok az bilgiye sahibiz. Hatta, Tzu hakkında bulunabilen tek kaynak, M.Ö 2. yüzyılda tarihçi Sima Quin tarafından kaleme alınmış bir biyografi. Sima Tzu'yu, M.Ö 6. yüzyılda WU krallığında yaşamış bir general olarak anlatır. Buna göre Tzu, ünlü Çinli düşünür Konfüçyüs ile de çağdaştı. Tzu, kendi ırkının yaptığı gibi, gezerek akademik çalışmalarda bulunmak yerine paralı asker olacaktı. Ve onu ölümsüz yapacak yol da böylece açılıyordu...

 

General Kış'ın İki Kurbanı: Napolyon & Enver Paşa

Tarihi simâları daha önce bir kere daha karşılaştırmıştım. Ama o yazımda sadece tek taraflı delil bulmaya çalışmıştım, ancak bu yazımda daha nötr bir durum izlemeye çalışıp nesnel bazı kanıtlar koyacağım.

 

Türk tarihinin en çok konuşulan isimlerinden biri, hiç kuşkusuz Enver Paşa'dır. İstihbarat ağı, operasyonları, sözleri, kısaca tüm hayatı halen konuşulmakta. Ancak, Enver Paşa'nın Osmanlı devlet yapısındaki hızlı yükselişi, özellikle devlet görevlileri tarafından onun Napolyon'a benzediği gibi karşılaştırmaları da beraberinde getirecekti. Peki, bu karşılaştırma gerçekten yapılabilir mi?

 

Aslında Enver Paşa'nın bu konu hakkında "Beni Napolyon'a benzetiyorlar. Bunu kabul edemem, ben ikinci adam olamam!" gibi süper egoist bir yorumu olsa da, biz bu karşılaştırmayı bazı nesnel sonuçlar çerçevesinde değerlendirmek istedik. Öncelikle, bu iki ismin benzediği taraflarını açıklayalım;

 

 

Rusya'nın Yeni Petrosu: Vladimir Putin

Tam bir sosyalist, tam bir başkan ve tam bir Rus; Vlademir Putin... Dünya onu 1998 yılındaki FSB(Rusya İç İstihbarat Servisi) başkanlığına getirilmesi ile tanıdı. Çeçen direnişçilere karşı uyguladığı baskıcı politika, Rusya'nın rahat bir nefes almasını sağlayacaktı.

 

Putin, dünyanın soğuk savaş ve nükleer tehditler ile çalkalandığı 1952 yılının Ekim'inde; eski Leningrad, yeni St. Petersburg'da doğdu. Parlak bir öğrenciliğin ardından, Leningrad Üniversitesi Hukuk Bölümü'nden 1975 yılında mezun olacaktı. Yüksek lisansını ekonomi alanında yapan Putin'in gözleri, KGB sıralarındaydı...

 

KGB sınavlarını geçen Putin, alt kademe ajan olarak Almanya'da göreve başladı. Yabancı dillerdeki başarısı onun ülke dışında görev almasını kolaylaştırmıştı. Almanya'daki kademesi arttıkça, kendisine verilen görevler de artıyordu. Fakat, Alman Şansölyesi Helmut Kohl'u takip ederken Alman istihbarat servisi tarafından yakalandı. Bu, Almanya'daki görevinin bittiği anlamına da geliyordu..

 

Putin, Almanya dönüşünde reformcu kesimlerle irtibatını sıklaştırmaya başladı. Üniversitede görev aldıktan sonra, 1996 yılında Moskova'ya geldi. 1998 yılında Yeltsin tarafından FSB'nin başına getirilmesi onun için de bir milad oluyordu; artık hedefi çok daha yükseklerdeydi!